İletişim, geniş anlamda, insanın kendi içinde, insanlar arasında,
doğayla ve varsa tanrısıyla olan ilişkisidir diyebiliriz,kısaca.
Toplumsal bir varlık olan insanın insanlar arası iletişimi ise; duygunun, düşüncenin,
bir durumun, bir yaşantının veya bunların pek çoğunun sözle,
jestle, mimikle veya birlikte ifade
edilmesi yöntemidir.
Etkili iletişim ise, iletişim ağında sorunlar olmaması, sağlıklı olması
ve hedefine ulaşmasıdır. İletişim kaçınılmazdır, ancak,ileitşimin etkili
olması ayrı ve özel bir çabayı
gerektirmektedir. Uzlaşı kültürüne sahip, hukuka saygılı, demokratik ve çağdaş
bir toplum mu olmak istiyorsunuz, etkili iletişim becerilerini geliştirmek
zorundasınız. Peki etkili iletişim becerileri nasıl geliştirilebilir? Ailede,
okulda, işyerinde, sosyal yaşamda bu iletişim becerileri nasıl hayata
geçirilebilir?
Hoşgörülü olmak, saygılı olmak, güven vermek, empati
kurmak, kendini tanımak ve iyi ifade edebilmek, ön yargısız olmak, eleştirilere
açık olmak, ben dilini kullanmak, iyi
bir dinleyici olmak, beden dili, göz teması, ses şiddeti ve hitap şekline
dikkat etmek ..vb. etkili iletişim becerilerine
sahip olmak bu becerileri geliştirmek o kadar kolay mı?
Toplumda herkes aynı duyarlılığa,
aynı eğitime, aynı beceriye sahip mi? Herkes aynı derecede sabırlı mı?
Elbette değil. Ancak, bu saptamayı yaptıktan sonra her şeyi oluruna mı
bırakacağız, birey olarak, aile olarak, toplum ve devlet olarak her bir aktöre düşen görev ve sorumluluklar
var. Eğitimcilerin, anne ve babaların, toplumun ve devletin
ortak hedefi olmalıdır, bireylerin küçük yaşlardan itibaren kendine
yetebilmelerini, kendilerini iyi ifade etmelerini sağlamak, kısaca etkili iletişim becerilerini geliştirmek. Toplumun
en küçük yapı birimi olarak ifade edilen aile içindeki güven çok önemli. Çocuk hem kendine güvenecek, hem çocuğa
güvenilecek. Vatandaş hem devletine güvenecek, hem devlet vatandaşına güvenecek. Etkili iletişim becerilerinin geliştirilmesi
bu güvenin artması; güvenin artması etkili iletişim becerilerin
geliştirilmesine katkı sunacak.
Ekonomik kriz yaşayan, ekonomik olarak toplum kesimleri arasında uçurumlar bulunan,
aynı şekilde eğitimsiz, çağdaş eğitimden
uzak, sosyal duyarlılıktan uzak, devletin şahsi ve grupsal çıkarlarını öne
çıkaran kişi ve gruplarca ele geçirilmesi, seçimlerin şaibeli olduğu iddiaları,
kadına, insana saygının azaldığı, kadın cinayetlerinde bıçak ya da kurşun
sayısının telaffuz edildiği, yargının adalete erişemediği, liyakatın rafa
kaldırıldığı, laik, demokratik ve sosyal hukuk ifadelerinin anayasada yer alsa
da başta devletin en başı olmak üzere dikkate alınmadığı; beş yıllık, on yıllık
kalkınma planlarının unutulduğu, çiftçinin, köylünün, esnafın, vatandaşın geçim
derdine düştüğü, iktidarın muhalefete hakaret ettiği, muhalefetin iktidarla
sağlıklı iletişim yolunu geliştiremediği
bir noktada iletişim nasıl geliştirilecek ve bu iletişim nasıl “etkili” olacak?
İletişim sağlıksız ise çatışma çıkacaktır.
Sorunlar, onları
yaratan düşünce düzeyinde çözülebilir
mi? Dahi bilim adamı Einstein bu
soruya olumsuz yanıt veriyor.
Çocuklar söylenene değil yapılana bakar. Sağlıklı nesiller yetiştirmekten sözedebilmemiz için herheyden önce toplumu ve devleti sağlıklı hale getirmeliyiz. Elbette bu bir gecede, bir sihirli değnekle olacak iş değildir. Herşeyden önce, devlet,millet, aile,birey arasında dürüstlük, güven,sabır, irade, planlama ve emek öncellenerek bu evrimsel gelişim hızlandırılabilir.
Çatışma, bireylerin istedikleri hedeflere varma yolundaki, söz, eylem ve yaklaşımlarının birbirini sınırlaması, durdurması ve engellemesi durumudur. Eldeki imkanlar ( ekonomi) sınırlı değilse paylaşımda bir sorun yaşanmaz; sınırlı ise ilk akla gelen paylaşımda bir sorun bir çatışma yaşanacağıdır. Örneğin, aldığı borcun ancak yarısını ödeyebileceğini söyleyen borçlu ile alacaklı arasındaki çatışma durumu sınırlı kaynaklara örnek verilebilir. Bireylerin temel psikolojik ihtiyaçları karşılanamamışsa ortaya çatışma çıkabilir. Erkek egemen bir ortamda, ticari ilişkinin bir tarafının kadın olması halinde psikolojik olarak kendisini yeterince ifade edememesi böyle bir çatışma durumuna örnek verilebilir.
- Tarafların hayata bakışları, değer yargıları farklı olduğunda da yine aynı şekilde çatışma ortaya çıkabilmektedir. Bireylerin değer yargılarının farklı olabileceğini kabul etmek yerine kendi değerlerini karşısındakine kabul ettirmeye çalışmak da yine değer yargılarından kaynaklı çatışmaya örnek gösterilebilir.Çatışma bir anlamda algılar arasındaki farklılıktır. Bu farklılık ne kadar derin ise çatışma da o denli şiddetli olabilir.Deutsch (1994): “... Çatışma günlük yaşamın doğal ve kaçınılmaz bir parçasıdır. Çatışma hem yapıcı hem de yıkıcı bir potansiyele sahiptir. Doğru biçimde ele alındığında gelişmek, olgunlaşmak, öğrenmek ve değişmek için bir fırsat olabilir. Yıkıcı bir biçimde ele alındığında ise bireylere zarar verebilir...”.Etnik köken, politik kimlik, cinsiyetçi yaklaşımlar…gibi sosyal ve kültürel alandaki farklılıklar konusundaki ön yargılar çatışmayı besleyen en önemli faktördür. Bu nedenle, çatışmanın önlenmesinde öncelikle bu önyargılarla mücadele edilmelidir.
Uyuşmazlık kavramı; bir veya daha fazla kişinin istekleri, çıkarları,
değerleri, inançları, sınırlı bir kaynağın paylaşımındaki görüşleri veya
ihtiyaçları farklı olduğunda veya çeliştiğinde, ortaya anlaşmazlık çıkması veya
gerginlik yaşanması durumudur.Rekabetin
olduğu yerde uyuşmazlık vardır.
●
Uyuşmazlık konusunun şiddeti, ● Yaşanma sıklığı, ● Uyuşmazlığın devam süresi ve
● Uyuşmazlık konusunun karmaşıklığı
Noktasında çatışma ve uyuşmazlık konuları arasında farklılıklar vardır.
Uyuşmazlık anlaşmazlığın ilk evresi çatışma ise daha karmaşık ve derinleşmiş halini ifade etmektedir.
Uyuşmazlık, anlaşmazlığın aleniyet kazandığı bir aşamadır ve ancak bu aşamadan sonra müzakere, arabuluculuk veya üçüncü bir kişinin kararı ile giderilebilmesi mümkün olur.
Çatışma, kazan kazan yaklaşımında da vardır ancak buradaki çatışmanın, ortak bir yol bulma ve problemi çözme üzerine yoğunlaşmış olumlu bir çatışma olduğu unutulmamalıdır. Pozisyonlara odaklanmak, pek üretken değildir, çok zaman alır, daha az tatmin sağlar ve menfaati ihmal edebilir. Onun yerine ihtiyaçlar üzerine odaklanmak ve karşılıklılık sağlanarak uyuşmazlığı çözmek, çok daha önemlidir.
Pozisyon ve menfaat kavramları, uyuşmazlık çözümü konusunda çok önemli yere sahiptir. Genellikle her iki tarafın da kazanmasını esas alan ve çatışma çözüm sürecinin temelini oluşturan kazan-kazan yaklaşımının altında, esas itibarıyla ihtiyaçlar, menfaatler bulunmaktadır. Uyuşmazlıkta sadece bir tarafın kazanabileceğini öngören ve bu nedenle kendi payını artırmayı esas alan kazan-kaybet yaklaşımının altında ise genellikle pozisyonlar yatmaktadır.
İhtiyaçlar üzerine odaklanmak ve karşılıklılık sağlanarak uyuşmazlığı çözmek önemlidir. Müzakeredeki taraflar bazen gerçek ihtiyacını bilemeyebilir. Arabulucunun yapması gereken hususlardan birisi, tarafların ihtiyaçlarını belirlemek ve bunları öncelik sırasına koyarak masaya gelinmesini sağlamaktır.
Pozisyonlar
da önemlidir ve bazı durumlarda pozisyonlar ve menfaatler örtüşebilir.
Pozisyonlar ve ihtiyaçlar söz konusu olduğunda, dört farklı durum ortaya
çıkabilir: ● İki taraf da “pozisyonel” müzakerecidir. Bu durum çatışmanın yoğun
olarak yaşanma potansiyelinin bulunduğu en zor durumdur, tarafların
ihtiyaçlarına vurgu yapılmalıdır. ● İki taraf da “ihtiyaç” temelli
müzakerecidir. Bu uyuşmazlık, rastlanabilecek en kolay durumdur ve karşılıklı
olarak tarafların ihtiyaçları arasındaki değişimler sağlanmalıdır. ● Bir taraf
“pozisyoncu” diğer taraf “menfaatçi” olduğu durumda, ihtiyaçlar üzerine
odaklanılmalıdır. ● İki taraf da “karışık” durumdadır; yani her iki tarafın da
hem ihtiyaçları ve hem de pozisyonları masaya getirilmektedir. Bu durumda,
pozisyonlardan ziyade ihtiyaçlara vurgu yapılmalıdır.
Bu iki boyuttan “işbirliği”, bireyin, diğer bir birey veya grubun ihtiyaçlarını tatmin etmeye yönelik çabalarının ve karşı tarafın istek-ihtiyaçlarına verdiği önemin düzeyini sergiler. “Israrcılık” ise bireyin, kendi isteklerini tatmin etme konusundaki çabalarının düzeyi ile ilişkilidir; yani kısa vadede kendi istek-ihtiyaçlarına yüksek düzeyde ilgi söz konusudur. Bu iki boyut kapsamında beş temel davranış modeli ortaya çıkmaktadır. Bunlar; rekabetçi, problem çözücü, kaçınmacı, uyuşmacı ve uzlaşmacı müzakere tarzlarıdır. Bu tarzların işbirliği ve ısrarcılık derecelerine göre konumları aşağıdaki şekilde ifade edilmektedir. Bu tarzlardan en iyi ve en doğrusu yoktur; durumdan-duruma, zamandan-zamana, kişilerden-kişilere göre değişmektedir.
Taraflar, konuyu aralarında müzakere etmeye başladığında ise alternatif uyuşmazlık çözümlerine başvurmuş olmaktadırlar. Bu bağlamda müzakere, iki tarafın da çıkarlarının korunduğu bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır. Çoğu zaman müzakereden çözüm alınamadığında başvurulan, bir tür müzakere olarak kabul edilen ve tarafsız bir üçüncü kişinin yardımı ile gerçekleştirilen arabuluculuk ise diğer bir alternatiftir. Bahsi geçen her iki çözüm yönteminde de iki tarafın kazanacağı sonuçlar elde edilmesi mümkündür.
0 Yorum