KAFKAS KAMASI
1955’in son baharında gecenin
onbiri…yerde dört parmak kar var,el ayak yavaş yavaş çekilirken soğuk ve
karanlık dışarıda … gaz lambasından ve odun sobasının ağzından yayılan ışık ve
yüzlere yansıyan sıcaklık içeride kalmış. İzzet, otuzunda bir delikanlı, yiğit,
güreşçi.Yanında kendisinden bir yaş
küçük eşi, Nazife ve en büyüğü 13 en küçüğü 1 yaşında… altı çocuk.
Nazife, Merisulim’in torunu Lilik’in kızı, henüz 16 sında iken gelin gelmiş
Hasan Efendi’nin kapısına. Onun
hayatı bu anıya sığmayacak kadar ayrı bir roman. Onun da bu saatlerde pek çok Çardak’lı kadın gibi belli ki yorgun
ve yarı kapalıdır gözleri.Altı çocuğa yokluktan var edecek üç öğün yemeği, kara
kaynar kazanda yıkayacak ve bir ara çıkan güneşte kurutacak çamaşırları, bir ara un yoğurup hamur teştini omzuna alıp fırına götürecek ve
sırası geldiğinde yüzünden terli tomurcuklar dökülerek pişirecek
ve de eve getirecek ekmeği.Tabi eşinden önce kalkıp sobayı yakacak,
abdestini sıcak su ile alsın diye su
ısıtacak eşine.Beş vakte ilaveten bir de kuşluk vakti namazını ekleyecek. Tavukları yemleyecek; ineğin sütünü sağacak,buzağının
ineğin memesinde kalan bir kısım sütü emmesine izin verecek,ineğe samanını
verecek, ahırı temizleyecek,sütten yoğurt yapacak, yayık yayıp yoğurttan
yağ ve ayran çıkaracak...Fasülye, mısır belhiylerini organize edecek,
kocası “hazixhuun?” /”duyuyor musun” diye her seslendiğinde cevap verecek. Baba
kızdığında çocuklarını , büyük kardeş küçük kardeşiyle kavga ettiğinde küçük
cocuğunu, çocuğu komşu çocuğu ile kavga ettiğinde komşu çocuğunu
kollayacak…gecenin yarısına yakın, belli ki yorgun ve uzandığı yerden çekerken
tesbihini ,kimbilir düşünüyor ve dua ediyordur hiç görmediği babası Gaziantep’li Hanefi
Çavuş’a… yarı kapalı gözleri…
İzzet, beş yıl önce kaybetmiş
biricik ağabeyi Ferhat’ı.Gücük’ ten Çardak’a
gelmek için durdurduğu kamyonun tekeri ayırmış iki kardeşi ve geride
bırakarak yengesi Navruz’u ve dört çocuğunu.Çocukların karnının
doyurulmasından, giyimlerine, okumalarından geleceklerine…sorumlulukları büyük.
Esendere çiftliğini sattığında
aldığı paranın Gaziantep’ te silahlı
eşkiyalarca nasıl
gaspedildiği ayrı bir hikaye. Bir yanlış
anlama,bir münakaşa yüzünden kendisini
silahla yaralayan ve bu yüzden aylarca
köye gelemeyen Çardaklı arkadaşını ,
kardeşi Ferhat la beraber dağda, bayırda
arayan ve sonunda bir mısır tarlasının ortasında uyurken bulan ve kafasına
silahı dayayıp tetiği çekeceği anda
arkadaşının geride bırakacağı eşi ve çocuklarını düşünüp son anda
vazgeçen ve uyuyanın sigara paketinin üzerine “ seni şimdi bulduğum gibi istediğim zaman
bulurum, senin canını eşine ve çocuklarına bağışlıyorum” diye not yazıp bırakan İzzet’in bu şekilde husumeti kan
davasına dönüştürmek yerine ölünceye kadar selam ve muhabbete dönüştürmesi de yine bir başka öykünün konusu.
Diğer taraftan da İzzet düğünlerde eğlenmeyi de seviyor, çayırlarda
güreşi de, iyi de güreşiyor üstelik.
Güzel dostlukları, arkadaşlıkları oluyor haliyle.Çeçen arkadaşlarıyla
Çeçence, Kabardey arkadaşlarıyla kabardeyce,
Türk arkadaşlarıyla da Türkçe gayet güzel anlaşabiliyor.
1955 in son baharında gecenin onbiri…yerde dört parmak kar…Jeep in
gürültüsü ve farları ve araçtan yükselen sesler
misafir geldiğinin habercisi…Çocuklar
fırlıyor yataklarından…”misafir odasının lüksünü(löküs) yak Hasan” diyor
babası, aşağıya misafirlerini karşılamaya inerken… Asker arkadaşı Elbistanlı
tamirci Rüstem Davdav, Elbistan’ın tanınan
ailelerinden Kral’ların Samittin ve Ali Kemal Bey’ler, Tlavşun’lu Hacı
Ahmet Ağa..da içinde olmak üzere 5-6 arkadaşı ziyarete gelmişler İzzet
pehlivanı. Fakat Rüstem Davdav “ İzzet, bana kan akıtmazsan inmem ben” diyor ve
şaka yapar gibi bir hali de yok inmiyor araçtan,o inmeyince diğer arkadaşları da inmiyor. “Yapma
Rüstem” diyor İzzet, “evde küçükbaş hayvan yok, bileydim geleceğini gündüzden
senin için seve seve alırdım.”.” Kuzu, koyun yoksa da inek de mi yok İzzet”
diyor Rüstem. “Var” diyor izzet buzağısıyla bir ineğimiz var ahırda.
Misafirleri görüp gelen komşuların da yardımıyla İzzet ahırdan çıkarıyor ineği,
kıbleye çevirip, bağlanıyor ayakları ve yere yatırılıyor, hatta kesim kolay
olsun diye hayvanın boynunun altına kütük yerleştiriliyor.Hasan bu arada
babasının seslenmesiyle duvarda asılı
duran Kafkas kamasını getiriyor.”Madem bu kesim bir kurban gibi olacak, tam olsun, bana birkaç dakika müsaade hemen
abdest alıp geliyorum” diyor İzzet, alıp
abdestini geliyor ve alıyor Hasan ın elinden kamayı çıkarıyor kınından ve
“bismillah” deyip hayvanın boynuna çalmak üzereyken keskin kamayı asker
arkadaşı, Ebistan’lı, tamirci Rüstem Davdav Usta bağırıyor “İzzet dur..sakın yapma!”
diyor ve hızla araçtan inerek gelip
İzzet’in elini tutuyor. “Ben hiç çocuklarının damızlık ineğini kestirir
miyim , ben o kadar gaddar mıyım? Beni sen şimdiye kadar hiç tanımadın mı ? “
diye sitem ediyor dostuna…saygı ve sevgi yüklü sesiyle ...ve İzzet yanıtlar kendinden emin : “ Sen de
beni tanımadın mı Rüstem? Dostum için
kullanmaktan çekinirsem kafkas kamasını, ne farkım kalır başkasından, yerinde
kullanılmazsa ne farkı kalır kafkas kamasının bir demir parçasından” ...ve birlikte tuttukları kamayı fırlatıyorlar
uzağa..İki arkadaş iki kardeş oluyor sarılıyor o anda ve yuvarlanıyorlar
çocuklar gibi karda…Sonra misafir odasına geçiliyor, tavuklar kesiliyor ve
misafirler en güzel yemeklerle en iyi şekilde ağırlanıyor.Yemek sonrasında da
devam ediyor arkadaşların birbiriyle şakalaşmaları ve anıları …
“O anı hiç unutamıyorum” diyor… Demir-Çelik emeklisi,Marangoz Akif’in
çırağı,Marangoz Dursun’un kalfası,iki parmağını planyeye kaptıran eski marangoz
ustası, bir işçi maaşıyla gurbet elde altı çocuk büyütebilmenin başarısı ayrı
bir öykünün konusu olacak olan Hasan abim ...“babamla asker arkadaşının karda
yuvarlanışlarını”..2012 nin temmuz’unda Çardak’ ta bahçemizdeki bir elma
ağacının altında bu öyküyü anlatırken….”dostluk,arkadaşlık böyle bir şey işte”
diye tamamlıyor sözlerini…kaçırmaya çalışırken bu derlemeyi kaleme alan en küçük kardeşi
İhsan’ dan, nemlenen gözlerini…
Derleyen: İhsan BERKHAN
Aktaran : Hasan BERKHAN
10.08.2012-İstanbul