practice

DOMUZDERE ÖYKÜLERİ

DOMUZDERE ÖYKÜLERİ

 

 

Gerçek yaşanmış bir anıdan öyküleştirilmiştir. Orijinaline sadık kalma düşüncesiyle bazı sözcükler değiştirilmeden halk diliyle aktarılmıştır. Domuzdere’ nin sevecen güzel insanlarının samimi hoşgörüsüne sığınarak…

Domuzdere , halkın söylemiyle Donguzdere , resmi ismiyle Yeşildere , Kahramanmaraş İline bağlı Göksun İlçesinin Çardak Köyünün kuzeyinde yer alan Tülüce tepesinin arkasında Göksun Suyunun kenarında kurulmuş , Afşin İlçesine bağlı küçük ve şirin bir köydür. Halk fasülyecilikle, çiftçilikle , hayvancılıkla uğraşır. Ailelerin büyük bir kısmı “Almancı”dır , yani çoğunlukla Almanya olmak üzere olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde gurbette işçi olarak çalışmaya gitmiştir.

Aşağıda okuyacağınız öykü , 1973 lü yillarda Domuzdere İlkokulunda görev yapan Çardak’lı bir öğretmenin /“Hoca”nın o döneme ait anılarından derlenmiştir :

(Domuzdere Öyküleri-1)

AMELİYAT

Yer Domuzdere, Yıl 1973, mevsim ilkbahar, fasülye ekim zamanı , Saat sabahın 10’u... Bir gürültü kopar kadınlar arasında, bunu duyan Hoca da yönelir gürültünün geldiği yöne . Hoca’ yı kimse yabancılamaz , sever,sayar, güvenirler ona. “Burada ne oluyor” diye sorar Hoca, “Kuru Cuma nın avradı Bassey‘ nin tavuklarını zehirlemişler” der kadınlar . Nasıl zehirlediklerini sorar Hoca , “…falanın berçiline girmiş Bassey ‘ nin tavukları … sahibi de berçilin kenarlarına başkasının tavuklarını girmesin diye tuzlu hamur koymuş…” cevabını alır.

Tuzlu hamuru çok sever tavuklar ancak, yedikleri boğazlarına yapışır kalır kursakta, inmez mideye, kursak şişer ve bir süre sonra da tavuk bişey yiyemez nefes alamaz olur ,yani ölür,kısaca .Hoca gelene kadar ölmüştür iki tanesi tavukların.Ama bir tanesi daha ölmemiş henüz, yatmaktadır baygın halde. O arada Tütüncü Hüseyin de gelir yanlarına...

Hoca “durun “der, “kurtarırım, ben bu tavuğu” . Öğrencilerinden bir kaçını yollar eve, iğne iplik , tentirdiyot ve açılmamış bir adet “nacet” getirtir ve yatırır tavuğu yere. Tütüncü Hüseyin asistanı olur hocanın , hoca olur sana sanki operator hekim, baytar . “Hoca, nereden tutayım, nasıl tutayım tavuğu “ diye sorar asistan. Topal Hüseyin de seyretmektedir “ameliyat”ı şaşkınlıkla yukarıdan. Üçü dışında başka erkek yoktur köyde o sıra, hepsi tarlaya fasülye ekmeye gitmiştir.

Hoca eşinin apandisit amaliyatında dikiş nasıl atılır , düğüm nasıl atılır, ip nasıl kesilir , görmüş, sormuş, öğrenmiştir. İş başa düşünce hatırlar .

Tavuğun kursağındaki tüyleri yolar önce, jiletle tavuğun kursağını bir santim kadar keser. Bakar ki iki tane deri var, biri dıştaki deri , kursağın kendi derisi diğeri .Çay kaşığının sapıyla tavuğun bir yumurtadan daha büyük hale gelen kursağındaki bütün hamurları parça parça çıkartır . Önce içteki deriyi diker, tıpkı ameliyat sonrası yapılan dikiş gibi, tek tek dikip düğüm atıp keserek, sonra dış deriyi de aynı şekilde diker ve sonra tentirdiyot sürer dikişin olduğu yere.

Tavuk kendine gelir, canlanır. Tavuğun sahibi Bassey‘ e seslenir Hoca hasta sahibine dikkat etmeleri gerekenleri anlatan doktor edasıyla : “Buna sert, bulgur mulgur yedirmeyeceksin , ekmeği ıslatıp az az üç gün boyunca yedireceksin” der. “Tamam hoca, Allah razı olsun” der Basî, tavuğunu ölmekten kurtaran Hoca’ ya , bakar şükranla.

Sonra tüm köyün dilinde “hoca tavuğu ameliyat etti…hoca tavuğu kurtardı” diye söylenir. Bir hafta on gün sonra Hoca, Bassey ‘ ye “Tavuk nasıl oldu?” diye sorar ; Bassey :“Valla Hoca, tavuk yemek yiyor,geziyor, yumurta da kuzluyor” der.

Derken yaz tatili olur, Hoca da bir buçuk iki saatlik yürüme mesafesindeki köyüne Çardak ‘a gelir, eşiyle. Bir ara , yaz ortası , uğraması icap eder Domuzdere ye , doğru Bassey‘ nin evine gider ve sorar: “Bassey, tavuk ne oldu, yaşıyor mu?” diye. Bassey “valla tavuk duruyor Hoca, yaşıyor, yumurta da kuzluyor hatta” diye cevap verir. Bir de kendi gözleriyle görmek ister Hoca, kontrol etmek ister “hasta”ını , tavuğu tutturur ve kontrol eder. Bassey yemi fazla vermiş olsa gerek , dış dikiş patlamış ancak patlayan yer kursakla kaynamış tekrar.

Sonraki dönemlerde de birkaç kez sorar Hoca tavuğun durumunu ve her seferinde de Bassey ‘ den “ Valla Hoca , Allah senden razı olsun, tavuk yaşıyor, yumurta da kuzluyor hâlâ” cevabını alır. Böylece zorunluluk karşısında yapmış olduğu müdahalenin başarılı olmasının hazzı yıllar sonra bile yüzde tatlı bir tebessüm olarak kalır :)

***

(Domuzdere Öyküleri-2)

OSURUK MAKİNASI

Sene 1973 , Yer Domuzdere …Mahmut Hoca Kızılcıksuyu’ nda öğretmen , Selahattin Hoca Domuzdere de ..Selahattin Hoca Çardak’lı Çeçen, Mahmut Hoca Sivas Yarhisar’lı Çeçenlerden.. Selahattin Hoca arkadaşına misafirliğe gidiyor Kızılcıksuyu’ na. Evsahibi misafirlerine üçgen pramit şeklinde –yurtdışından gelen-kutu içerisinde hazır meyve suyu ikram ediyor.

Hoca, meyvesuyunu içtikten sonra kutuyu biraz inceliyor ve aklına bir “proje” geliyor ve boş kutuyu kendisine vermesini istiyor ev sahibinden , o da bir küçük torbaya koyup meyvesuyu kutusunu pipetiyle birlikte veriyor misafirine , uğurlarken, br taraftan da düşünüyor ne yapacak acaba diye, merakla…

Hoca Domuzdere ye gelince , doğru okula gidiyor ve kutunun ucuna ip bağlayıp sınıfın tavanına asıyor, pipetiyle…Derken, Pazartesi oluyor, ders saati geliyor ve çocuklar giriyor sınıfa, merakla soruyorlar öğretmenlerine ,,,”Öğretmenim o tavandaki nedir?” Hoca cevap veriyor : “Çocuklar bu “makine” Almanya dan geldi. Bu alet osuranı gösteriyor.Ona göre dikkatli olun bundan böyle, kimse osurmasın !“ diyor.Pazartesi…Salı…Çarşamba …hiç koku olmadan ders yapılıyor. Perşembe günü matematik dersinde Hoca bir koku hissediyor ama bu arada çocukların dikkati dağılmasın diye kara tahtaya yazdığı matematik probleminin çözümünü anlatmaya devam ediyor hararetle….

Sınıfta çıt yok, sessizlik hakim, nasıl olur diye düşünüyor öğretmen bir taraftan …sonra sınıfa doğru dönüp bakıyor ki herkes gözlerini tavana dikmiş pür dikkat “makine” ya bakıyor.

Musa ise “makine” nın çubuğunun kendisini gösterip göstermediğine bakıp , göstermediğinden emin olduktan sonra olsa gerek ,parmak kaldırıp izin alıp ayağa kalkarak diyor:

- “Öğretmenim senin osuruk makinan bozulmuş”   :)

***

(Domuzdere Öyküleri-3)
BAKLA

Sene 1973 , yer Domuzdere Köyü . Selahattin Hoca köyün sadece öğretmeni değil, tamircisi, cankurtaranı, iğnecisi, ustası, doktoru… Bir gün Bektaş Ali , hanımı ve ilkokul öğrencisi olan çocuğu Hasan Hüseyin ile birlikte Hoca’ nın evine geliyor ve : - Hoca bu çocuğun burnuna bakla (fasülye) kaçmış, bunu ancak sen çıkarırsın” diyor.

Her iş elinden gelen Hoca, ben baklayı nasıl çıkarırım, doktora, hastaneye götürün diyemiyor.Çünkü biliyor mevsim kış, yerde bir metre kar, araç da gitmez , yaya olarak da en az üç-beş saatlik yolda ilçedeki hastane .

Mecburen çocuğun burnundan baklayı çıkarmaya uğraşıyor Hoca. Bu arada çocuk rahat durmuyor, sürekli bağırıyor “ bırakın beniiii” diye. “Oğlum, biraz sabret burnundaki baklayı çıkarmaya çalışıyorum” dedikçe Hoca, Hasan Hüseyin daha çok bağırıyor …hatta işi o hadde vardırıyor ki küfür bile ediyor arada : “ ……. Öğretmeni, bırak beni, ben Afşin e gideceğim, et yiyeceğim, kebap yiyeceğim, bırak beni…” Hoca, Hasan Hüseyin neden böyle tepki gösteriyor anlamıyor önce , komşu kadın geliyor o arada , karabiber koklatma önerisi işe yarıyor . Karabiberi koklar koklamaz alttan üstten basınçla ses çıkıyor…burnundan mermi gibi çıkıyor bakla...

Çocuk , öğretmenine bağırırken kebaptan bahsedince ailesi anlıyor ve Hoca’ ya açıklıyorlar durumu: Meğerse bir hafta önce de çocuğun burnuna bakla kaçmış , endişelenmiş ailesi , acilen – yol araç olmadığı için yaya olarak, zor şartlarda- ilçeye ( Afşin e)- doktora götürmüşler . Doktor baklayı çıkartmış. Sonra ailece bir lokantaya gitmişler ve kebap yemişler.Demek ki tekrar İlçeye gidip kebap yemek umuduyla ikincisinde bilerek sokmuş baklayı burnuna :)

Domuzdere Öyküleri 4

İĞDE AĞACI

 

Selahattin Hoca 23 yaşında genç bir öğretmendir …Kendisi gibi Çardak lı olan sevdiği kız Mürüvet’ i   kaçırarak  evlenmiştir, adettendir diyerek, istemek yerıne. Ayrı bir maceralı öyküdür evliliği. Evlendikten sonra yerleşirler öğretmenlik yaptığı köy olan Domuzdere de Kel Musa Hüseyin’ in evine. Göksun suyunun kenarında kurulmuş olsa da içme suyu sıkıntısı çekilen susuz bir köydür burası ,evlerde içme suyu yoktur henüz, herkes suyunu çeşmelerden helkelerle getirmektedir. Buna rağmen Kel Musa Hüseyin evinin önünde  bir iğde ağacı yetiştirmiştir, çünkü iğdedir ağaçlar içinde en sevdiği…

Gölge yapacak kadar büyümüştür iğde, sulanarak çeşmeden binbir zahmetle getirilen helkelerle.Bir yaz günü Çardak ‘ tan dönüşte Selahattin Hoca  en küçük kardeşi İhsan ı da  getirir yanında .İhsan ilkokul 1 i bitirip geçmiştir 2 ye.  Çam ve ardıç ağaçları ne kadar sık, yamaç ne kadar dik, Göksun suyu ne kadar görkemli bir nehir, nehir üzerindeki köprü ne kadar büyük, üstünden geçmek ne kadar da tehlikelidir onun için o anda. Buranın evleri  de insanları da farklı gelir ona , köyünden. Her evin bahçesinde bolca olan ağaçlardan yoktur mesela, elma, erik, armut, dut ve ceviz ağacı olmalıydı bahçede mutlaka, toprak damlı küçük evler ne kadar renksiz gelir ona, evin önüne bu çalıyı neden dikmişlerdir ki , gri.

Köyünde en çok bu ağaçtan çekmiştır naylon filketeli ayakkabısını delip geçen iğneli, komşunun elma bahçesi ile   kendi bahçeleri arasında bolca vardır bu  bu dikenli çalıdan. Anlam veremez bir türlü köyünde hep bahçe kenarlarında gördüğü bu ağaç burada neden durur misafir  evin avlusun tam ortasında. Bir dahra bulur önce ,  köyündeki ambardan aşinadır kesere, çekice, dahraya… Abisi okulda yengesi içerdedir o anda….

Ne de muntazam soymuştur kabuklarını ağacın, özenle….güzelleştirmek için.Dışarı çıkan yengesinin kızmasına bir anlam veremez…abisi anlayacaktır onu okuldan gelince…Kan beynine sıçrar Selahattin Hoca okuldan gelip manzarayı görünce. Okkalı bir tokatla yapıştırır 7 yaşındaki  kardeşi İhsan ı soyulan iğde kabuklarının düştüğü yere…böyle etkili bir tokatı ne daha önce ne sonra yememiştir çocuk… ağlar , ağlamakla da kalmaz bir poşet içinde duran birkaç parça giysisini  kaptığı gibi koşar… bakmadan geriye….bilir Çardak , nehrin üzerindeki köprünün diğer tarafında….ne nehrin gürültüsü….ne köprünün görüntüsü…ürkütmez  onu koşar…koşar…ancak peşinden koşanların adımları daha kocamandır  kendisinden….yakalanır. Anlatır abisi kardeşine, yaptığının  yanlış olduğunu bir taraftan da gönlünü almaya çalışır. Selahattin Hoca  bir taraftan soyulan iğde ağacına üzülür, bir taraftan kardeşine vurduğu tokata …bir taraftan da  evsahibi Kel Musa Hüseyin’e ne cevap vereceğini düşünür kara kara.

O yıl ağaç kurumaz…. çok canlı da durmaz sonrasında. O tokat yok mu o tokat ? ağaçları keserek değil sulayarak güzelleştirmek gerektiğini , ağacın da bir canı olduğunu, ağacın da canının yandığını daha o gün öğretmiştir 40 yıl sonra bu anıyı kaleme alan çocuğa…  durur taze  bir gül gibi  yanakta… hatıradır “Hoca” dan .

 


Derleyen     : İHSAN BERKHAN

17.10.2013-İSTANBUL

Anı sahibi-Aktaran: SELAHATTİN BERKHAN

12.10.2013-ÇARDAK/GÖKSUN/K.MARAŞ


"Hoca" : Selahattin Berkhan
"berçil" : Genellikle eve bitişik olan sebze ekilen küçük tarla.
"avrat" : Yöresel dilde ,halk dilinde evli kadın / karı
"nacet" : Dönemin iyi bilinen jilet markası.
"kuzlamak" : Doğurmak/ yumurtlamak



12.10.2013-ÇARDAK/GÖKSUN/K.MARAŞ

 ( Fotoğraf : Çardak tan Tülüce Tepesi - 11.10.2013 - İhsan Berkhan )

  • Paylaş: