20
HAFTA
İnsan toplumsal bir varlıktır.Ortaokul ve lise dönemimde edebiyat
derslerinde bir makale yazmam istendiğinde ben hep bu cümle ile başlardım
makale yazmaya...öğretmenlerimizin de hoşuna giderdi sanırım,güzel notlar
alırdım. Evet, insan toplumsal bir varlıktır, toplum halinde yaşar.Yaşanan
sorunların bir birey yanı, olayın taraflarını ilgilendiren yanının dışında
toplumu ilgilendiren yanı vardır.
Günlerce kamuoyunu meşgul eden kürtaj tartışmaları yaşandı.Bu sorun,
tartışılmasına gerek olduğu için mi yoksa gündemi belirlemek düşüncesiyle mi ya
da başka önemli gelişmeleri gölgelemek,
kamuoyunda tartışılmasını engellemek kaygısıyla mı gündeme getirildi? Hepimizin
söyleyeceği sözler vardır elbet. Bir konunun tartışılmasından ziyade, zamanlaması , kimler tarafından
tartışıldığı ve bunun da ötesinde bu
zamanlama ve tartışmaların toplum genelinde oluşturduğu algıdır önemli olan.Muhalefet
eden parti, örgüt ve kişilerin iktidarın belirlediği gündemi tartışması,
gündemi belirlemek yerine gündemin ardından sürüklenmesi...bu da bir başka
üzerinde durulması ve sonuçlar çıkarılması gereken bir konudur.
Üniversite’den ziyade, daha çok
anfi dışında öğrendiğim bir bilgi de diyalektik ve metafizik dünya görüşü ;
sorunlara bakış ve çözümleme yöntemleri...: ”Kürtaj iyidir”, “Kürtaj kötüdür”
ya da “Ben kürtaja karşıyım “, “Ben kürtaj yasağına karşıyım” ..vb. şeklinde
kurulan cümleler ve saflaşmaların toplumsal gelişimimize ne faydası vardır ya
da toplumsal ayrışmamıza yaptığı katkı
nedir . Evet, vatandaş olarak elbet her konuya
duyarsız kalmamak, iyi kötü bir fikir sahibi olmak, susmak yerine eksik de olsa fikirleri söylemek önemli;
ancak bilgi dağarcığımıza sığdırabildiğimiz “bilgi”ler ne kadar doğru, ne
ölçüde bilimsel, ne kadar duygularımıza karışmamış, ne kadar gerçekçi,
sorgulanması gereken bir diğer nokta da budur.
Toplumbilimciler, doktorlar,hukukçular bu konuda ne diyor?
İstatistikler, araştırmalar bize ne anlatıyor? Üzerinde durmamız gereken asıl
nokta budur. Deprem olmadan “deprem
uzmanları”nı hatırlamayan medyamız sanki
başbakanımızın beyanıyla kürtajdan
haberdar olmuş gibi “kürtaj uzmanları” nı anında ekranlara çıkarmakta adeta
yarışa girmişlerdir. Belki de konuyla ilgili en güzel en anlamlı cümlesini
söylemek üzere olan davetlinin sözünün yarıda kesilerek reklamlara girilmesi ise
işin “tamamen duygusal” bir boyutudur.
“Başbakanın başlattığı kürtaj
tartışmalarına bakanlar da katıldı”diye yazıyor gazeteler... “Sağlık Bakanı Recep
Akdağ "gerekmedikçe kürtaj yapılmaması"
için çalışmaları bu ay içerisinde
Bakanlar Kurulu'na yetiştirmeyi planladıklarını söyledi. Aile ve Sosyal
Politikalar Bakanı Fatma Şahin de, kürtaj ve sezaryen konusunda akıl ve
bilim ne diyorsa onun uygulanacağını ifade etti.”İşin “demokratik” parlamenter
sistem boyutu da bu olsa gerek...Sık sık ısıtılarak gündeme getirilen
“başkanlık”, “yarı-başkanlık” sistemiyle algılanan ve belki de belli kesimlerce
özlenen “padişahlık” sisteminin pratik çalışma boyutu ...
Daha üç ay önce (8.3.2012 de) “şiddete
uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile
bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve
bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin
usul ve esasları düzenlemek” amacıyla çıkarılan ve “Bakanlar Kurulu tarafından”
yürütülen ve yayımı tarihinde
(20.03.2012 -28239 Sayılı Resmi Gazete ) yürürlüğe giren 25 maddeden
oluşan 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi
Hakkında Kanun ile yeni bir düzenleme yapılmıştı.
Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla
Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi (11.5.2011-İstanbul) nin
25.maddesi “ Taraflar, mağdurlara tıbbi ve adli muayene, travma desteği ve
danışma hizmetleri sunacak, uygun ve kolay erişilebilir tecavüz kriz veya
cinsel şiddet yönlendirme merkezleri kurmak üzere gerekli hukuki veya diğer
tedbirleri alır” demek suretiyle bu konuda imzacı ülkelere sorumluluklar
yüklemektedir.Aynı şekilde sözleşmenin 39.maddesi kadına zorla kürtaj yapılmasını
ve zorla kısırlaştırılmasını yasaklamakta ve imzacı ülkelere bu konuda gerekli
hukuki ve diğer tedbirleri almaya zorlamaktadır.Bu kanun da 6251 Sayılı Kanun
ile 24.11.2011 tarihinde TBMM’inde uygun bulunmuş ve 29.11.2011 tarihli 28127
sayılı Resmi Gazete’ de yayınlanmıştır.
Türk Ceza Kanunu’ nun 99.maddesine göre
: “Rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu düşürten kişi, beş yıldan on yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu fiil kadının beden veya ruh sağlığı
bakımından bir zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi altı yıldan oniki yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne neden olması
halinde, onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur”.
Tıbbi zorunluluk bulunmadığı halde,
rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on
haftadan fazla olan bir kadının çocuğunu düşürten kişi, iki yıldan dört
yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu durumda, çocuğunun
düşürtülmesine rıza gösteren kadın hakkında bir yıla kadar hapis veya adlî para
cezasına hükmolunur.Bu fiil kadının beden veya ruh sağlığı bakımından bir
zarara uğramasına neden olmuşsa, kişi üç yıldan altı yıla kadar hapis cezası
ile cezalandırılır; fiilin kadının ölümüne neden olması halinde, dört yıldan
sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
Rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on
haftayı doldurmamış olan bir kadının çocuğunun yetkili olmayan bir kişi
tarafından düşürtülmesi halinde; iki yıldan dört yıla kadar hapis cezasına
hükmolunur. Bu fiiller yetkili olmayan bir kişi tarafından işlendiği takdirde,
verilecek ceza, yarı oranında artırılarak hükmolunur. Kadının mağduru olduğu
bir suç sonucu gebe kalması halinde, süresi yirmi haftadan fazla olmamak ve kadının rızası olmak
koşuluyla, gebeliği sona erdirene ceza verilmez. Ancak, bunun için gebeliğin
uzman hekimler tarafından hastane ortamında sona erdirilmesi gerekir.
Gebelik süresi on haftadan fazla olan
kadının çocuğunu isteyerek düşürmesi halinde, TCK madde 100 gereği bir yıla
kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.Yine TCK nun 101 .maddesi gereği
bir erkek veya kadını rızası olmaksızın kısırlaştıran kimse, üç
yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiil, kısırlaştırma
işlemi yapma yetkisi olmayan bir kimse tarafından yapılırsa, ceza üçte bir
oranında artırılır.Rızaya dayalı olsa bile, kısırlaştırma fiilinin yetkili
olmayan bir kişi tarafından işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis
cezasına hükmolunur.
Türk Ceza Kanunu’nun 232.maddesi aynı konutta birlikte yaşadığı
kişilerden birine karşı kötü muamelede bulunan kimsenin iki aydan bir yıla
kadar hapis cezası ile cezalandırılacağını öngörüyor. 233.maddenin 2.fıkrası
“hamile olduğunu bildiği eşini veya sürekli birlikte yaşadığı ve kendisinden
gebe kalmış bulunduğunu bildiği evli olmayan bir kadını çaresiz durumda terk
eden kimseye üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir” hükmünü
içermektedir.102.madde cinsel saldırı suçlarını düzenliyor ve “cinsel davranışlarla
bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlal eden
kişi, mağdurun şikayeti üzerine 2
yıldan 7 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” hükmünü takiben “ fiilin
vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda 7 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur” denmekte ve sonrasında
“ beden ve ruh bakımından kendini savunamayacak durumda olan kişiye karşı”ve
benzeri durumlarda cezanın yarı oranında artırılacağını öngörmektedir.103.madde
ise çocuklara karşı cinsel istismar suçunu düzenlemekte ; 3 yıldan 8 yıla kadar
öngörülen ceza vücuda organ veya sair
cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi halinde 15 yıla kadar çıkabilmekte; örneğin hizmet
ilişkisinden kaynaklanması vb. durumlarda ise yarı oranında artırılmaktadır.Mağdurun
bitkisel hayata girmesine sebebiyet verilmesi halinde ise müebbet hapis cezası
verilmektedir.
Türk Medeni Kanunu 162.maddesinde “Eşlerden herbiri diğeri tarafından
hayatına kasdedilmesi veya kendisine pek kötü davranılması ya da ağır derecede
onur kırıcı bir davranışta bulunulması sebebiyle boşanma davası açabilir”
denmektedir.Aynı şekilde kanunun 163.maddesinde “eşlerden biri küçük düşürücü
bir suç işler veya haysiyetsiz bir hayat sürer ve bu sebeplerden ötürü onula
birlikte yaşaması diğer eşten beklenemezse, bu eş her zaman boşanma davası
açabilir” denmektedir.Eşlerden biri zina ederse ( madde 161) veya evlilik
birliği temelinden sarsılmışsa da ( madde 166) boşanma davası açılabilir.
Bir hukukçu, bir avukat olarak benim kürtajla ilgili söyleyebileceğim
yukarıya aktardığım uluslararası sözleşmeler, konuyla ilgili ceza ve hukuk
yasalarındaki ilgili hükümleri hatırlatmak ve değerlendirmek olabilir.Sevimli
bir konu değildir kürtaj, kadınlar da kürtajı çok sevdikleri için değil bir
anlamda zorunluluk haline geldiğinde başvurmaktadırlar.İstemli gebelik halinde 10
HAFTA , istemsiz gebelik halinde ise 20 HAFTA
süreler öngörülmüş, bu süreler dışında yapılan müdahaleler ise
yasaklanmış, rıza gösterene de müdahaleyi yapana da caydırıcı cezalar
öngörülmüştür. Kürtajın yasaklanmasına ve bu sürelerin daha da aşağıya
çekilmesine yönelik girişimler kürtajı engellemeyeceği gibi, bu tür
operasyonların daha sağlıksız ortamlarda ve yetkin olmayan kişilerce
yapılmasına; dolayısıyla , bu
operasyonlar nedeniyle ölüm ve sakat kalma olaylarının artmasına neden
olacaktır.Diğer bir açıdan konuyu değerlendirdiğimizde ; zina, tecavüz,
şiddetin bir boşanma sebebi olduğunu biliyor ve özellikle kadının bu durumda
evli kalmasını kendisinden –toplum olarak- nasıl bekliyemiyor isek ; tecavüz ve
benzeri istenmeyen gebelikler nedeniyle kürtaj olamayan kadının çocuğu doğurmak
zorunda kalmasını ; bir ömür boyu ve
hergün bu gerçeği hatırlamasını ve hatta toplumsal baskı ve kaygılarla
tecavüzcüsüyle evlenmek zorunda bırakılmasını da istememeliyiz.
Hukukumuza göre çocuk sağ doğmak
şartıyla ana rahmine düştüğü andan itibaren hak ehliyetini
kazanmaktadır.Ceninin hak süjesi olmasının medeni hukuk, ceza hukuku, vergi
hukuku vb. alanında hukuki sonuçları vardır.Dinsel, toplumsal, hukuksal,
bilimsel ...hangi açıdan bakılırsa bakılsın,-çocuğun tecavüz ürünü olup
olmadığına bakılmaksızın- yaşam hakkına bir kutsal değer verilmektedir.Aslolan
yaşam hakkıdır.Ki bu nedenledir ki; toplumsal, bilimsel ve dinsel tüm değerler,
veriler gözönüne alınarak kürtajın ne zaman ve ne şekilde yapılabileceği
belirtilmiş ve bir anlamda istisnai başvurulacak bir yol olarak düzenlenmiştir.
Elbette, bu konuda yeni bir yasal düzenleme öngörülüyor ise ; kadın doğum uzmanlarının, tıp doktorlarının,
psikologların ve konuyla ilgili bilimsel eğitim almış yetkililerin ,
akademisyenlerin, hukukçuların ama herşeyden önce kadınların konuyla ilgili
görüş, şikayet ve önerileri öncelikle gözönünde bulundurulmalıdır.Din
adamlarının da , politikacıların da, Başbakanın da, Diyanet İşleri Başkanının
da elbette konuyla ilgili şahsi
düşünceleri olacaktır, bu fikirlerini kamuoyu ile de paylaşabilirler, buraya
kadar yanlışlık yoktur.Yanlış olan,
gündem oluşturmak ya da mevcut gündemi değiştirmek amacıyla bu kadar
önemli bu kadar hassas bir konuyu tartışma arenasına bırakmak ve ilgili
bakanlığın bilimsel araştırmaları sonucu toplumsal gereksinime uygun hale
getirecekleri bir projenin başbakan
tarafından kamuoyuna duyurulması yerine, başbakanın talimatıyla ilgili ilgisiz
tüm bakanların başbakanın isteği doğrultusunda bir yeni yasa tasarısı siparişi
üzerinde çalışmaya başlamalarıdır.Tüm olayların birbiriyle ilgili olduğunu,
ekonomiden siyasete, dinsel eğilimden düşünsel yönelime artı ve eksileri içinde barındıran bir
matematiksel ve de mutlaka bilimsel bir çözümünün bulunduğunu bilelim ve tüm
toplumsal sorunlarımızı ; toplumsal bir varlık olan insana dair tüm sorunları iyi niyetle ve bilimsel yöntemlerle çözelim...
İhsan BERKHAN
(Avukat)
12 Haziran 2012
İstanbul